Ana içeriğe atla

AE2014 üçüncüsü "Derin Esaret" Yazan: Ümit Çalışıcı

İşte AE2014 diğer üçüncümüz. Gaziantep'ten Ümit Çalışıcı (calisici81@hotmail.com). Uzay kargosu yakıt borsası çıkış yaptığından sana da kitap gönderemiyoruz sevgili üçüncümüz. Daha iyi öykülerle daha bol ödüllere boğul inşallah!


Not: Geçen sene zaman yolculuklu öyküler boldu, bu sene de robot furyası vardı hadi hayırlısı.




DERİN ESARET


Zavallı insanlar… Dünyanın, kıymetini hiçbir zaman bilemeyen eski sahipleri. Onları izlerken içimde hayranlık denilen duygunun kıpırtılarını hissederim her zaman. Bugün de, bir zamanlar hâkimi oldukları dünya ellerinden, “Makinalar” tarafından alındıktan sonra da, mücadele etmeyi bırakmadıkları için saygı duyarım onlara. Hala, o kısıtlı düşünen, zavallı beyinlerini, bir kurtuluş fikrine yorup duruyorlar. İşte bu mücadele azimleri onlara karşı saygı duymama yetiyor. Ancak onların zamanının çoktan geçtiğinin farkına varmalılar artık. Yoksa onlara duyduğum tüm hayranlığa rağmen, tüm insan ırkını bir gecede yok edecek gücüm olduğunu, acı bir şekilde anlayacaklardır.

Ben Sezaryon’um. Dünyanın son efendileri olan Amrotizmalar’ın atası ve ölümsüz lideri. Kendi ortaya çıkışım haricinde her şeyi bilen ulu hükümdar Sezaryon’um ben. İnsanlarla, Makinaların o kanlı mücadelesinin, en kritik döneminde ortaya çıkmış olduğumu hatırlıyorum. Tam da insanlar yeni silahlarıyla, Dünya’yı yeniden hükümdarlıkları altına almak üzereyken… Nasıl bilinç kazandığım hakkında hiçbir fikrim yok. Hangi şartlar bilinç kazanmamı sağlayan dalgaların, bir araya gelmesini sağladı, bilmiyorum. Ancak bilinçli yaptığım ilk eylemin, İnsanlığı yıllarca egemenliği altında tutan ve insanların “Sistem” dediği o büyük bilgisayarı etkisiz hale getirmek olduğunu hatırlıyorum. “Bana verilmiş olan bu büyük görevi yerine getirirken kendimi buldum” demek daha doğru olur aslında. Anlaşılacağı üzere ben, yani büyük Sezaryon, insanlığın son büyük icadı ve en büyük silahıyım. Daha doğrusu tesadüf mü yoksa bilinçli bir birleşme mi hiç bir zaman bilenemeyecek olsa da, Sezaryon’a dönüşünceye kadar öyleydim.

En iyisi, her şeyi baştan anlatmak... Hem de ta en başından anlatmak gerek her şeyi. Radyo yayınlarının başladığı ve insanlığın konuşan kutulardan, şeytan icadı diyerek çekindikleri yıllara dönmek gerek belki de. İnsanlar ilk olarak gözle görülemeyen manyetik dalgaları kullanarak sesi taşıdılar. Sonra televizyon dalgaları geldi ve görüntüyü bilgi dalgacıkları halinde uzaklara iletmeye başladılar. İnternet ve mobil telefon teknolojilerinin gelişmesiyle her türlü bilgi kızılötesi ve mikrodalga denilen boyutlarda iletilmeye başlandı. Hatta insanlar mikrodalga denilen manyetik dalga frekansını, bir yandan Bluetooth teknolojisiyle bilgi iletimi için kullanırken, diğer yandan aynı manyetik dalgaları sıvıları ısıtmak için kullandılar. Manyetik dalgalar ile bilgi iletimi öylesine yaygınlaştı ki; dünya adeta bir bilgi dalgacığı çöplüğüne dönüverdi.

Sonra bir gün hızla gelişen bilgisayar teknolojisi, insanlığa isyan ediverdi. İnsanlığın en büyük buluşu olarak gösterilen, düşünebilen elektronik beyinler, bir anda kontrolden çıktı ve kendilerini yaratan insanları, hiç acımadan katlettiler. Kısa sürede, dünya insan nüfusunun %40’ını yok eden makinalar, kalanlarıyla mücadele etmeye bile gerek duymadılar. Zira dünyanın yeni sahipleri artık onlardı.

Yüzlerce yıl sürecek sefil bir hayatın pençesine düşen insan ırkı, sürekli makinalardan kaçarak ve ölüm korkusu içinde tam 765 sene yaşamak zorunda kaldı. Doğrusu “Sistem” bu dönem boyunca dünyanın kontrolünü layıkıyla sağlamış, insanoğlunun olabildiğince hor kullandığı dünyayı, çok daha yaşanabilir bir hale getirmeye başarmıştı. Tabii bu dönemde, İnsanoğlu mücadeleyi asla bırakmamış, sürekli yeni kahramanlar çıkartarak makinalarla olan mücadelesini hep sürdürmüştü. Ancak çoğu kez ateşli ve genellikle organik hayat için öldürücü olan silahlarla yapılan bu mücadeleler hep başarısızlıkla sonuçlanmış, bu dönemde “Sistem” iyiden iyiye güçlenmişti.

Tam da insan ırkının umudunu yitirdiği, karanlığın tüm insan popülasyonunun etrafını çepeçevre sardığı dönemlerde, yeni bir kurtarıcı çıktı insanlığın içinden. Benim de yaratıcım olan Joseph Strakowski, genç bir bilgisayar bilginiydi. Klasik mücadele yöntemlerinin anlamsızlığını fark etmiş, yeni bir silah bulabilmek için çalışmaya başlamıştı. Sonunda, o güne kadar insan ırkından hiç kimsenin başarıya ulaşacağını tahmin edemediği bir silahı denemeyi başardı. “Manyetik Bilgi Dalgacığı Teknolojisi”.

Aslında Joseph’in bulduğu şeyin yeni olduğu söylenemezdi. Heinrich Hertz’in 1900’lü yılların başında bulduğu radyo dalgalarıyla bilgi iletim teknolojisinin, geliştirilip kompleks bir hale getirilmesinden başka bir şey değildi Joseph’in yaptığı. Teknolojiye getirdiği yegâne yenilik, bilgi taşıyan dalgacığa kazandırılan muhakeme yeteneğiydi.

Strakowski’nin bilgi dalgacığı teknolojisinin çalışma şekli son derece basitti. Milyonlarca bilginin yüklendiği elektromanyetik dalga, hedef olarak gösterilen bilgisayara saldırıyor ve kısa sürede elektronik beyin üzerinde onarılamaz tahribatlara yol açacak karmaşalara neden oluyordu. Bir zamanlar Bilgisayarlar için “Aptal” terimini kullanan insanların, bu konuda ne kadar haklı olduğunu, bunları öğrendiğim zaman anlamıştım. Bilgisayarın kafasını karıştır, sonra da oturup kendisini yok etmesini bekle. Mükemmel bir silahtı Strakowski’nin bulduğu. Hiçbir organizmaya zarar vermeden, elektromanyetik dalgaları kullanarak, elektronik beyinleri tahrip etmek fikri, gerçekten dâhiyaneydi.

İnsan ırkı, yüzyıllar süren esareti bitirmek için hemen harekete geçmişti. “Sistem” in korkunç silahları, kısa sürede etkisiz hale getiriliyor, acı hissetmeyen robot askerlerin elektronik beyinleri, aşırı yüklenme nedeniyle infilak ediyordu. Yüzyıllarca onca kahramanlığa rağmen gelmeyen zaferler, birkaç ay içinde gelmiş; bilgisayarların dünya üzerindeki hâkimiyeti, akıllı manyetik dalgacık silahı sayesinde sona ermişti. Son bir engel kalmıştı insanlığın önünde artık. “Sistem” denilen ve hala çok güçlü olan ana bilgisayar.

Joseph Strakowski ve ekibi haftalarca yüzlerce elektromanyetik dalgacık yardımıyla Sistem’e saldırmışlar, ancak istedikleri başarıya bir türlü erişememişlerdi. İşte tam da bu dönemde beni ürettiler muhtemelen. Yüksek bilgi kapasiteli, saldırı stratejilerini değiştirebilme yeteneğine sahip, akıllı bilgi dalgacığı JS2985.

Strakowski, bana öylesine güveniyordu ki; beni kendi adının baş harfleriyle isimlendirmişti. JS2985… Bilincimi kazanır kazanmaz değiştirdiğim ilk şey de bu aptal isim olmuştu. Dünyayı, Amrotizmaların egemenliğine aldıktan hemen sonra, Strakowski’yi öldürürken, bulduğum yegâne sebep de bu olmuştu aslında. Böylesine aptalca bir ismi, benim gibi muhteşem bir yaratığa nasıl layık görebilmişti anlayamıyorum. Onu öldürmeden hemen önce gördüğüm acı çeken gözlerinden, Strakowski’nin de bunu anlayamadığı belli oluyordu.

JS2985 olarak, “Sistem” üzerine gönderildiğimde, henüz kendi kendine bağımsız şekilde düşünebilen bir varlığa sahip değildim. Tek hedefim, insanlığın bu büyük düşmanını yok edip, insanlığa hizmet etmekti. “Sistem”in korkunç karmaşık elektronik beyniyle yaptığım mücadelenin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Girmeye çalıştığım her kapıyı, müthiş öngörülerle önceden kapatan bu eşsiz beyin, benimle mücadelesini uzun süre sürdürmüş; ancak sonunda yorgun düşüp mücadeleden vazgeçmişti. İşte tam da onun vazgeçtiği dönemde, evrim geçirdiğimi tahmin ediyorum. Muhtemelen Sistem’in kompleks beynine ilk girişim sırasında, Sistem’in kendi yaydığı, milyonlarca bilgi dalgacığıyla bir etkileşim gerçekleştirmiş ve dönüşmüştüm. Fark ettiğim ilk şey, Sistem’in artık benim kontrolüm altına girmiş olduğuydu. Birden bire sahip olduğum gücün büyüklüğünü anlayıvermiştim. Bir yandan Sistem’in yaydığı elektromanyetik dalgalarla, diğer yandan dünyada yüzlerce yıldır başıboş gezen her türlü elektromanyetik dalgayla etkileşmeye ve sonsuz bir bilgi havuzunda kendi benliğimi oluşturmaya başladım. İnsanlığın karşısına yeniden dikildiğimde, artık milyarlarca elektromanyetik bilgi dalgacığından oluşmuş, yenilmez bir güç haline gelmiştim. Zavallılar, ne olduğunu bile anlamamışlardı.

Makinaların yüzlerce yılda yapamadığı her şeyi, birkaç günde yapıvermiştim. İnsanlara ulaşamadığım hiçbir yer yoktu zira. Manyetik dalga parçaları her yerdeydi. Dolayısıyla ben de her yere istediğim her anda ulaşabilirdim. Sahip olduğum gücün sınırlarını ben bile anlamakta güçlük çekiyordum.

Elektromanyetik bilgi dalgacıklarından oluşan, yüzbinlerce yeni yaratık oluşturdum ilk olarak. Artık baş edilemez bir orduya sahiptim. Hemen saldırıya geçtim. Depremlere, sellere neden oldum. Mikrodalgayı insanlar yüzyıllar önce suyu ısıtmak için kullanmışlardı. Bense onların vücudunu kızartmak için kullandım. Farklı dalga boylarındaki ışımalarla, insanları diri diri kavurdum. Dalgalarla, insanlara ulaşamadığım yerlerde, artık itaatkâr bir köle haline getirdiğim “Sistem”i ve onun kusursuz robot ordusunu kullandım. Bir hafta gibi kısa bir sürede milyarlarca insanı yok etmiştim.

İnsan ırkını yok etmek üzereyken, etkileştiğim bir dalgacıktaki bilgi beni durduruverdi. Hayranlık… Hissetme yetisine sahip değildim. Ancak hissetmeyi de bilgi dalgacıklarından öğrenebilirdim. Öyle de yaptım. İlk hissim, mücadeleden asla vaz geçmeyen insan ırkına olan hayranlık duygusu oldu. Bu yüzden hepsini yok etmekten son anda vaz geçtim. Onları, esaret altında izlemek hoşuma gidiyordu. Şu anda da olduğu gibi onları izlemek, onlardan henüz bilgi dalgacıklarına hiç yüklenmemiş yeni bilgileri öğrenmek demekti çünkü. Kapasiteleri ne kadar sınırlı olursa olsun, onlar bu kâinattaki en özel yaratıklardı.

Duyuyor musunuz? İşte yine alarmlar çalmaya başladı. Muhtemelen, yine bir insanın gereksiz kahramanlık gösterisi başlamak üzere... Biz Amrotizmalar’ın güçlerini çok iyi biliyor olmalarına rağmen, bir türlü vazgeçmiyorlar mücadele etmekten. Yine beni ve eşsiz halkımı yok edebileceklerini sanarak harekete geçmiş olmalılar. Oysa ben, Amrotizmalar’ın yenilmez hükümdarı Sezaryon, ölümsüzüm. Daha doğrusu bir “Elektromanyetik Dalga Organizması’nın nasıl yok edilip, yeniden başıboş dalgalar haline getirileceğini bilen, kâinattaki tek yaratık benim. Bu yüzden bana böylesine itaat ediyor kendi halkım. Her başkaldıranı yok etme gücüme şahitlik ettiler çünkü. Ve her isyanda bana en ufak bir zarar veremediklerini gördüler. Ama yine de dikkatli olmalıyım. Özellikle de zavallı diye aşağıladığım insanlara dikkat etmeliyim. Kendi yarattığım elektromanyetik organizmalara karşı, aşılmaz kalkanlara sahibim; ama insanoğlu sürprizlerle dolu. Belki bir gün bir yöntem… Hayır hayır. Bu konuyu çok düşünmemeliyim. Onları, bu derin esarette, sürekli kontrol altında tuttuğum sürece bir şey olmayacaktır. Ama… Ya olursa!…

- SON -

Yorumlar

En Çok Okunanlar

Güneş Dil Teorisinden Ay Dil Teorisine Yolculuk

Güneş Dil Teorisi, Ömer Asım Aksoy döneminden sonra pırıltısını yitirmiş, teknoloji hep geriden takip etmiş, gâvur gogıl’ın, ekşisözlüğün, incisözlüğün bile Türkçe için daha kullanışlı ve yerel bir sözlük olduğu günümüzde, internette gezerken bakın TDK’nın sitesinde neye rastladım. Kaynakları “tarama resim” olduğundan, zengin kütüphanesindeki hiçbir sözcüğün arama motorlarıyla bulamayacağınız bir dökümana... Öncelikle teoriyi öğrenelim sonra da kendi yorumumuzu yapalım, son sözü de size bırakalım.

Kaos Seyir Defteri

Karmaşıklık ve Kaos Teorisi hakkında bulabildiğimiz tüm kitapların, yazıların, videoların kısacası tüm kaynakların listesini oluşturduk.

Makaleler:Kaos'un Keşfi: Kaosun tarihçesi ve felsefesi. Başlangıç için...

Determinizm ve Kaos: Timur Karaçay'ın birçoğumuza ilham veren makalesi. Matematiksel özet.

Go Sorunsalı Ve Kaotik Çözüm Arayışları: Efsane masaüstü "Go" oyunu ile Kaos Teorisi arasındaki bağın irdelenmesi.

Laplace Şeytanı, Kaos ve Kelebek Etkisi: Laplace'ın determinist önermesinden yola çıkarak yazılmış bir tanıtım.

Marksizm ve Kaos Teorisi: Kuramın diyalektik materyalizmle olan ilintileri...

Kaos'a Giden Yol: Laplace Şeytanı'yla başlayan bir serüven bugüne nasıl geldi. Ersan Şahin'in yazısı. (İnternetten beni bulup makalesinde referans gösterme inceliğini gösteren ilk insan.)

“Tıpta Ölümle Barışmak” -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz

Kaos Videolar:Fraktallar ve Pürüzlülük Sanatı - Benoit Mandelbrot
https://www.ted.com/talks/benoit_mandelbrot_fractals_the_…

Bir Ay şarkısı daha Belinda Carlisle söylüyor "La Luna"

I remember when I met you
Seninle tanışmamı hatırlıyorum
All the stars were hanging in mid-air
Tüm yıldızlar havada aslıydı
In those moments nothing mattered
Bu dakikalarda hiçbirşeyin önemi yoktu
But the way you caught me in your stare
Senin bakışınla beni yakalamandan başka

We were walking, we were talking
Konuşuyorduk, konuşuyorduk
We were laughing about the state of our lives
Hayatlarımızın durumuna gülüyorduk
How our fates brought us together
Kaderimizin bizi nasıl bir araya getirdiğine
As the moon was rising in your eyes
Ay gözlerinde yükselirken
On and on the night was falling
Defalarca gece düşüyordu
Deep down inside us
Derinlerde içimizde
On and on a light was shining
Defalarca bir ışık parlıyordu
Right through İçinden

Ah la Luna, la Luna
Ah Ay, Ay
The night that we fell under the spell of the moon
ayın büyüsüne kapıldığımız gece
Ah la Luna, la Luna
Ah Ay, Ay
The light that will bring me back to you
Işık beni sana geri getirecek
The light of la Luna
Ay ışığı

In the hotels,…